Komplo teorileriyle eleştirel düzeyde ilgilenen herkes, kısa süre içinde bir çıkmazla karşı karşıya kalır. Gerçek komplolar çok düzenli bir şekilde meydana gelir. Siyasi suikastlar, skandallar ve örtbaslar, terör saldırıları ve günlük hükümet faaliyetlerinin birçoğu, istenen bir sonucu elde etmek için birden fazla kişinin gizli anlaşmasını gerektirir.
Bu durum çok önemli bir soruyu doğurur. Gerçek komplolar ile “komplo teorisi” olarak adlandırdığımız, hatalı veya yanıltıcı düşünce biçimi arasındaki farkı nasıl ayırt edeceğiz? Mesela, koronavirüsün kökenine ilişkin soruların hangilerinin yerinde endişeler, hangilerinin komplo teorisi addedilerek reddedilmesi gerektiğini nasıl bilebiliriz?
Bu sorunu çözmeye ilişkin yaklaşımlardan ilki, sağduyumuza güvenmek. Bunun örneklerinden biri, 1964 yılında pornografinin ne olduğunu tanımlamak zorunda kalan ABD yüksek mahkeme yargıcı Potter Stewart. Açıkça tanımlanmış parametrelerden yoksun, sınırları soyut ve tartışmalı zor bir kavramla karşı karşıya kalan Stewart basitçe şöyle demişti: “Gördüğüm zaman anlarım.”

Bir diğer yaklaşım ise tüm komplo iddialarına karşı agnostik bir tutum benimsemek. Bu da bazı komplo teorilerinin şu an mantıksız görünmesine rağmen, ne kadar zayıf bir ihtimal olursa olsun, gelecekte doğru olduklarının kanıtlanma ihtimali olduğunu savunmayı gerektiriyor. Bu argümana göre, inanmadığımız komplo teorilerini bile gerçek dışı değil, kanıtlanmamış olarak değerlendirmemiz gerekiyor.
Ancak bu yaklaşımların ikisi de tatmin edici değil. Bunlar, sorunu çözmekten ziyade sorundan kaçmanın yolları. Uzun yıllar komplo teorilerini araştırmış olan Jovan Byford, başka bir yol öneriyor. Gerçekleşen ve endişelenmemiz gereken komplolar ile komplo teorisyenleri tarafından ortaya atılan zorlama iddialar arasında temel farklılıklar var.
Gerçek komplolar neye benzer?
İlk önemli fark, sözde komplonun doğasında yatıyor. Geçtiğimiz yarım asır boyunca ABD’yi sarsan sayısız siyasi skandalı düşünelim. CIA’in iç casusluk programı, 1970’lerdeki Watergate skandalı, olağanüstü gözaltılar, kitlesel gözetleme veya Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale girişimleri… Benzer skandallara dünyanın diğer ülkelerinde de rastlamak mümkün.
Bu sonradan tüm detaylarını öğrediğimiz gerçek komplo örneklerinin ortak noktası, farklı amaç ve hedefleri olması, belirli yer ve zaman dilimleriyle sınırı ve farklı aktörler içermesi. Başka bir deyişle, dünyada komplolar ve örtbaslar gerçekten yaşanıyor; ancak bunlar sayıca fazla ve çoğu durumda birbiriyle alakasız. Tek bir ortak paydaya indirgenemezler.

Daha da önemlisi, bu komplolar nadiren plana göre işler. Çünkü herhangi bir gizli anlaşma vakası ile arzu edilen sonuç arasında her türlü öngörülemeyen unsur gerçekleşir. Yanlışları, hataları ve ihanetleri tamamen önlemek veya farklı (ve genellikle gizli) hedefleri ve gündemleri olan diğer bireylerin ve kuruluşların eylemlerini kontrol etmek mümkün değil. Filozof Karl Popper'ın da belirttiği üzere, dramatik tarihsel olayları açıklarken sorulması gereken soru “Bir şeyin olmasını kim istedi?” değil, “Olaylar neden tam olarak birilerinin istediği şekilde gerçekleşmedi?” sorusu.
Komplo teorileri nerede farklılaşıyor?
Komplo teorisyenleri elbette dünyayı çok farklı görüyor. Argümanlarının dayanak noktası komploların gerçekleştiği değil, komploların tarihin itici gücü olduğu oluyor. Komplo teorisyenleri, çok sayıda komplonun birbiriyle çeliştiğiyle ilgilenmiyor. Onlar birbirinden farklı tarihsel aktörler ya da olaylar arasında sahte bağlantı arayışında. Komploları kapsayıcı oluyor ve zaman ya da coğrafya ile sınırlı değil. Üstelik sözde her şeyi açıklıyorlar.
Komplo teorisyenlerinin gerçek komploları ortaya çıkarmada yetersiz kalmalarının bir nedeni de bu. Tarih boyunca, yasadışı faaliyetlerin ve örtbasların çoğu sağlam gazetecilik faaliyetleri, devlet destekli resmi soruşturmalar veya muhbirlerin eylemleri sonucunda ortaya çıktı. Gerçek komplolarla ilgili pek çok ifşanın arkasındaki itici güç, siyasi şeffaflığa dair kilit bir gelenek olan bilgi edinme özgürlüğü yasaları.
Komplo teorisyenleri tarafından tek bir gerçek skandal bile gün ışığına çıkarılmadı. Onlar İlluminati, Yeni Dünya Düzeni, “askeri sanayi kompleksleri” veya dünya siyasetinde sözde etkisi olan Yahudi lobilerinin peşinde koşmakla meşguller.

Komplo teorisyenleri, gerçek komploların ortaya çıkarılmasına karşı özü itibariyle çelişkili duygular taşıyor. Komplo teorisyenleri gerçek komploları küçük ve önemsiz görüyor. Onlara göre bunlar, yalnızca işlerin göründüğü gibi olmadığının kanıtı olarak ve dolayısıyla çok daha kötü niyetli (ve çok daha az makul) birçok başka iddianın da doğru olabileceğinin potansiyel kanıtı olarak işe yarıyor.
Öte yandan, gerçek komplo vakalarının genellikle gün ışığına çıkarılma şekli, komplo teorisyenleri için sorun teşkil ediyor. Çünkü gerçek komplolar, politikacıların, büyük ticari şirketlerin ya da istihbarat kuruluşlarının her şeye kadir ve her şeyi kontrol eden kurumlar olmadıklarına dair kanıtlar sunarak genel argümanlarını zayıflatıyor. Gerçek komplolar, günlük hayatta var olan hataların ve istenmeyen sonuçların altını çiziyor.
Kanıtlara yaklaşım
Bu da bizi komplo teorileri ile gerçek komplolara ilişkin soruşturmalar arasındaki muhtemelen en önemli farka getiriyor. Araştırmacı gazeteciler, tarihçiler, savcılar veya hakimler de dahil olmak üzere, gerçek komplolarla ilgilenenler için, bir komplonun varlığı test edilebilir bir hipotez. Kanıtlara duyarlılık, kaynakların kontrol edilmesini ve iddiaların doğrulanmasını gerektiriyor. Eğer kanıt eksikliği söz konusuysa veya kanıtlar hipotezle çelişiyorsa, bu otomatik olarak örtbasın parçası olarak değerlendirilmez.
Komplo teorisyenleri için ise bunun tam tersi geçerli. Komplo fikri bir hipotez değil, temel, sarsılmaz bir ilkedir. Komplo teorisinin temel önermesinin yanlış olabileceği ya da yeni kanıtlarla yanlışlanabileceği ihtimali dışlanır.

Komplo teorileri temelde çürütülmezdir: Mantıksal çelişkiler, aksini gösteren kanıtlar, hatta büsbütün kanıt yokluğu bile komplocu açıklama üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir çünkü bunlar her zaman komplo tarafından açıklanabilir. Bir komployla ilgili kanıt eksikliği ya da komplonun varlığına karşı herhangi bir olumlu kanıt, komplonun arkasındaki gizli kabalığın kurnazlığının kanıtı olarak ele alınır. Bu durum komplocuların entrikalarını gizleme becerilerinin tasdiki olarak görülür.
Gerçek komplolarla ilgili araştırmalar ile komplo teorileri arasındaki farkları ayırt edebilmek önemli; çünkü günümüzde komplo kültürü, bu ayrımın bir şekilde bulanık, hatta hiç olmadığı algısı üzerine kurulu. Oysa aradaki fark, sosyal ve siyasi açıdan daha anlamlı olamazdı.
Komplo teorisyenleri illüzyon tüccarlarıdır. Belli bir rahatlık sunarlar ki zaten onları cazip kılan da budur. Ancak sizi her zaman bir çıkmaza, herhangi bir komplo teorisyeninin hayal edebileceğinden çok daha çeşitli ve karmaşık olan toplumsal sorunlara yönelik gerçek çözümlerden uzağa götürürler.








