Yalan haberle mücadele etmek için gazeteciliği değiştirmeliyiz

Geçtiğimiz haftalarda Facebook’un yalan haber belasıyla mücadeleye dönük ilk çabaları büyük ölçüde görülmeye başlandı. Bir kullanıcı, bir gönderinin yanlış olduğundan şüphelenirse bunu işaretleyebiliyor. Sonrasında Facebook bu gönderiyi, doğruluğunun kontrol edilmesi için üçüncü parti kontrol mekanizmalarına – Amerika’da Snopes, PolitiFact ve ABC News gibi ortak kuruluşlara- yönlendiriyor ve bunlardan en az ikisi karşı çıkarsa gönderi “tartışmalı” olarak etiketleniyor.

Medya mensupları, en hafif deyimiyle, bundan pek etkilenmedi. Recode’den Peter Kafka söz konusu etiketle ilgili şunları yazdı: “‘Tartışmalı’, kulağa, ‘tamamen uydurma bir haberden’ ziyade NBA’in en değerli oyuncusu hakkındaki bir bar tartışmasıyla ilgiliymiş gibi geliyor.”

Kafka haklıydı. Facebook’un platformdaki yalancılığı ortadan kaldırmaya dönük adımları şu ana kadar hayli yetersiz kaldı; nüans eksiklikleri var, bunları bulmak güç ve kullanıcıların bu hizmeti kullanmasına bağlı. Ancak şirketin çabaları, online uydurma hikâyelerle mücadelede sağlam bir stratejiye evrilse bile yalan haberleri düzeltme konusunda başarılı olmuş sayılmayacağız çünkü düzeltmemiz gereken gazeteciliğin kendisi. Yalancılıktan kurtulmak ise yalnızca bir başlangıç.

Çoğu zaman, yalan haberi ön yargılı haber ve kötü yapılmış haber ile bir arada düşünürüz. Gazeteciliği iyileştirmek ve böylece güçlü kişileri hesap verebilir hale getiren ve ortak bir diyalog dilini sağlayan dördüncü kuvvetimiz olarak işlevine devam edebilmesi için bu üç meseleyle başa çıkmamız gerekiyor.  

“Yalan haber” demek bizi neden hayal kırıklığına uğratır?

Yalan haber her zaman var oldu. Ancak geçen altı ay içinde, bu terim bir anda kendisinden daha büyük bir hale geldi. Doğru görünen ancak doğru olmayan birtakım olguları belirtmek için kullanılırdı ancak yalan haberin yaygın tanımı üzerinde tam da hepimiz bir fikir birliğine varmışken Birleşik Devletler’in 45. Başkanı bu terimi kendi menfaati için kullanmaya başladı. Her şey geçen Aralık ayında atılan bir tweet ile başladı:

@CNN’in Başkanlığım sırasında The Apprentice üzerinde çalışmayı sürdüreceğime -hatta part-time olarak- dair  haberleri gülünç & doğru değil- YALAN HABER!

Trump tabii ki bu bunların yanlış olduğunu kastetmiyordu. Bunları sevmediğini veya kabul etmediğini söylemek istiyordu. Bunu takip eden haftalarda ve aylarda Trump, becerikli bir şekilde bunu, kısmen veya tamamen karşı çıktığı her haberi kapsayacak bir terime dönüştürdü:

Başarısız @nytimes “Sayın Xi 14 Kasım’dan beri Sayın Trump ile konuşmadı” dediği    Çin haberiyle büyük bir YALAN HABER yapmıştır. Daha dün uzun uzun konuştuk

YALAN HABERlerin size Trump yönetiminde büyük bir iç kavga olduğunu söylemesine   izin vermeyin. Gayet iyi geçiniyoruz ve önemli şeyler yapıyoruz!  

Trump, “büyük” ve “çarpıtılmış” kelimeleriyle birlikte kullandığı “yalan haberi”, gazetecileri ve okurlarını, işlevsel bir basın için zemin oluşturmaya çalışırken kullandıkları dilden mahrum bırakarak işe yaramaz ve kendisine hizmet eden bir terime dönüştürdü.

Bunun ışığında, gazeteciliği iyileştirmekten nasıl bahsedebiliriz? Bu noktada üç temel meseleye odaklanmamızı öneriyorum:

İlk mesele: Yalan haber

Başlangıçtan beri insanlar, siyasi kazanım için doğruları değiştirmiştir. Roma Cumhuriyeti’nin son savaşında Octavius, Marcus Antonius’u yenmesine yardımcı olması için dezenformasyondan faydalanmıştır. Ancak ilk zamanlarda propaganda, genellikle iktidardakiler tarafından üretiliyor ve geleneksel kitle iletişim kanalları yoluyla dağıtılıyordu. Dağıtımın önündeki engeller, bugün olduğundan çok daha fazlaydı: bir yayını hazırlamak ve dağıtmak maliyetliydi. Güvenilir bir marka inşa etmek ve kitleleri bu marka etrafında bir araya getirmek çok daha zordu. Çoğu yayın genel medya kurallarına uymak durumundaydı ve uymadığında da davalarla karşı karşıya kalıyordu.

İnternet, kuralları değiştirerek asimetrik enformasyon savaşı için gerekli koşulları yarattı; bu ortamda küçük gruplar, yalan iddiaları baş döndürücü bir hızda kalıcı hale getirmek üzere sosyal medyanın algoritmalarıyla ve sosyal etkileşimlerle oynayabiliyor. WordPress’e erişimi olan bir ergen, New York Times kadar inandırıcı görünen bir yayın oluşturabilir. Sanal gerçeklikte çok sayıda internet yayınının dolaşımda olmasıyla birlikte, düzenleyici otoriteler ve hukuk sistemi, iftira ve karalama yasalarını düzgün şekilde uygulayamıyor. Kısacası yalan söylemek ucuz ve kolay ve de hiçbir sonucu yok. Yalan haber uyduranlardan bazıları siyasi nedenlerle hareket ederken diğerleri, karşılığında reklam satabilecekleri viraller oluşturarak kazanç sağlamanın hızlı bir yolunu bulmuş durumda. Bazıları da bunu yalnızca eğlenmek, büyük bir kaos yaratmanın verdiği tatmin için yapıyor.

Bu tür dijital ortamda yayılan dezenformasyon bir sorun teşkil ediyor ancak Stanford Üniversitesi ve New York Üniversitesi’nin ocak ayındaki bir çalışmasına göre, seçimler öncesinde hakim haber kaynağı bu değildi. Dahası çalışma, Amerikalıların yalnızca yüzde 14’ünün, sosyal medyayı, seçim öncesi “en önemli” bilgi kaynağı olarak tanımladığına dikkat çekiyor.

Aralık’ta Facebook, platformdaki asılsız gönderilerle başa çıkmak için bir dizi tedbir aldığını duyurdu. Şirket, kullanıcıların dezenformasyonu bayrakla işaretlemesine olanak sağlamanın yanı sıra, yanlış başlıkları dolaşıma sokanların finansal teşviklerini de kesmeye çalışacak. Şirket ayrıca yalan haberleri dijital olarak tespit edebilmek için kişilerin haberleri nasıl paylaştığına ilişkin verileri de analiz edeceğini açıkladı. Bunlar, spam içeriklerden kurtulmak için başlangıç olarak güçlü tedbirler.

İkinci mesele: Ön yargılı haber

Amerika tarihinin kısa bir döneminde, 19. yüzyılın yarısı ile 20. yüzyılın büyük bir bölümünü kapsayan bir dönemde, okurlar aldığı haberlerin ön yargısız olmasını bekliyordu. Gazetecilere, doğrunun bir yorumunu değil doğrunun tam kendisini bildirme sorumluluğu yüklüyorlardı. Tarafsızlığın peşinden koşmak bir amaçtı. Bu; hükümetimizin, şirketlerin ve basının bizim için en iyi olanı akıllarından çıkarmadan dürüst biçimde hareket ettiklerine inanarak genellikle ilgili kurumlara güvendiğimiz bir dönemdi. Haber kuruluşlarının güvenilirliği, haberlerin art arda doğru çıkmasıyla birlikte sağlamlaşmıştı.

Oysa mutlak tarafsızlık miti internetin gelmesinden önce aşınmaya başladı. Ancak eğitimli okurlar genelde ön yargının farkına varabiliyordu. Haberlerimizi hâlâ az sayıda kaynaktan alıyorduk ve bu kaynakların siyasi eğilimlerini anlayabiliyor ve bakış açılarının haber yapma şekillerini nasıl etkilediğini gözlemleyebiliyorduk. Bir haberin Wall Street Journal tarafından yapılan versiyonu, her zaman New York Times tarafından yayımlanan şeklinden daha sağ eğilimli olurdu. Fox News her zaman CNN’den daha muhafazakâr yayın yapardı.

Medya tercihlerimizin dünya görüşlerimizle uyumlu olduğu ve giderek daha da daraldığı bir aşırı partizanlık çağına girmiş bulunuyoruz. Haber programları, izleyici kazanabilmek için gerçek haberleri toplamak yerine tahminleri ve uzman görüşlerini öncelikli hale getirerek aynı telden çalıyorlar. Her şey bir “hot take”* haline geldi ve okurlar, kendi dünya görüşlerine uyan hot take’lere yönelerek bu partizanlığı daha da artırıyorlar.

Dahası ön yargı öyle sinsi bir hale geldi ki artık yayınlar yerine, tam olarak anlamadığımız ve genellikle fark edemediğimiz algoritmalarla dolaşıma sokulup yayılması çok daha olası. Sonuç olarak birkaç on yıl öncesinde eğitimli gençlere, erişkinliğe girdiklerinde yayınlar arasında ayrım yapabilsinler diye, medya okuryazarlığını efektif bir şekilde öğretebiliyorduk. Örneğin Wall Street Journal alırsanız gazetenin eğilimini daha önceden anlardınız. Bugün, efektif medya okuryazarlığı, algoritmaların aşırı kişiselleştirilmiş mesajları bize nasıl sunduğunu anlamamızı gerektiriyor. Facebook Haber Akışınızda (News Feed) bir makale göründüğünde o haberi görmenizi belirlemede hangi algoritmik formülün devreye girdiği bilinmiyor. Ayrıca bu daha sofistike bir haber ortamını kavramayı da gerektiriyor: büyük ölçüde kabul edilen gerçekler (örneğin: Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Başkan Yardımcısı Mike Pence’i, Rusya’nın ABD Büyükelçisi ile görüşmesiyle ilgili yanlış bilgilendirdi) ile gerçek kılığına bürünmüş, tekrar eden perspektifler arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Yalnızca geleneksel haber markalarını değil aynı zamanda Breitbart’tan Buzzfeed’e bir sürü sonradan türeyen siteyi de anlamak ve bunları Seattle Tribune (bu daha bir şey değil) gibi yalan haber sitelerinden ayırt etmek zorundayız. Kısacası, bu da hayli zor.

Ön yargıyı, medya okuryazarlığını en başından her müfredatın ana öğesi yaparak eğitim yoluyla aşmaya başlayabiliriz. Ancak tek başına bu yeterli olmayacaktır. Aynı zamanda teknoloji şirketlerinden, hangi bilgileri göreceğimize nasıl karar verdikleri konusunda daha şeffaf olmalarını talep etmek ve de çok daha geniş haber kaynaklarını görmemize olanak veren yeni araçlar inşa etmek zorundayız.   

Üçüncü mesele: Kötü yapılmış haber

Geleneksel medyanın iş modelleri, bu şirketleri ayakta tutan yüksek marjlı basılı reklamcılığın azalmasıyla birlikte uzun bir süredir geri dönüşü olmayan bir şekilde bozuluyor. Şirketlerin dijital gazetecilikten nasıl para kazanacaklarını anlama konusunda pek bir yol kat edememeleri nedeniyle, hem basın hem de TV haber merkezleri, yaklaşık yirmi yıldır kaynak açlığı çekiyor.    

Sonuç olarak sahada, özellikle kamu çıkarına olan ancak onlara pek çekici gelmiyormuş gibi görünebilen haberlerin peşinde koşan çok az muhabirimiz var. Bunların yerine görüş bildiren uzmanlar ile köşe yazarlarımız var; internette okudukları başka insanların fikirlerini tekrar eden ve de izleyiciye hizmet etmekten ziyade sayfa görüntülenmesini artırmaya dönük dar bir konu bandına bağlı kalan muhabirlerimiz var. Haberlerin doğruluğunu kontrol eden kişilerin ve editörlerin az sayıda olmasıyla birlikte iş yükü fazla olan yazarlar, fikirlerini tam olarak değerlendirmeye veya kavramlarını editörlerle birlikte dikkatlice irdelemeye zaman bulamıyor. Bunun sonucu ise istikrarsız bir kalite. Zamanla bu durum, markalara olan güveni de aşındıracaktır.

Ancak şu anda geleneksel medya organları, politik görüşler ve güncel olaylar üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmayı sürdürüyor. Sosyal medyanın seçim sonucuna etkisi üzerine çok fazla odaklanılmış olsa da geleneksel medya çok daha büyük bir rol oynamıştır. “Filtre baloncuğu” terimini türeten web girişimcisi Eli Pariser, seçimden hemen sonra bir röportajda, “Pew’e göre 2016’da hâlâ, çoğu Amerikalı haberlerini yerel TV kanallarından alıyor. Bu yüzden aslında bu seçimin sonuçlarını genelde sosyal medyaya, özelde de filtre baloncuğuna atfetmenin çok zor olduğunu düşünüyorum.” dedi.

Güveni yeniden kazanmak için medya organlarının tutarlı bir şekilde kaliteli içerik sunması ve buna hızlı veya popüler olmaktan daha fazla önem vermesi gerekiyor. Bu da şirketlerin, kaliteyi ödüllendiren yeni iş modelleri denemelerini gerektirecektir. Ocak ayında New York Times’taki bir makalede Jessica Yellin, Time Warner’ın AT&T ile birleşmesinin koşulu olarak otoritelerin, CNN’in yeni bir bağımsız tüzel kişiye satılması için ısrar etmesi gerektiğini belirtti. Yellin, bu tüzel kişinin, kamu yararına haber yapmaya adanmış bağımsız bir CNN’i yönetmek üzere fon sağlamaya hevesli hayırseverlerden, vakıflardan ve küçük bağışçılardan oluşması gerektiğini ifade etti. Bu durum, daha iyi bir gazetecilik arayışına, kârı maksimuma çıkarma arzusuyla aynı düzeyde ve hatta daha fazla önem verilmesini sağlayacaktır.     

Medya giderse demokrasi de gider. Ancak gazeteciliğin kaderi henüz çizilmiş değil. Gazeteciliğe olan kolektif inancımızı yeniden canlandırabilmek için tüm endüstri kollarında hep birlikte çalışmamız gerekecek. Hem ekonomik hem de entelektüel olarak bunu sağlayacak kaynaklara sahibiz; şimdi bunun sözünü vermeliyiz.

*hot-take: yeni meydana gelmiş bir olay karşısında hızlı bir şekilde hazırlanan, birincil amacı dikkat çekmek olan kısa yorum. (ç.n.)

Kaynak: Backchannel / Jessi Hempel Çeviri: Melek Güler