‘Radikal şekilde farklı’ bir dijital habercilik düşünün: The Correspondent

Tık, beğeni, izlenme, reklam gibi kaygılardan tamamen arındırılmış bir dijital habercilik düşünün.

Arama sonuçlarında ön sıralarda çıkması için paragraflarca tekrarlanan özensiz metinler, rıza ile çok az kişinin tıkladığı bilindiği için sevimsiz ve zorlama yöntemlerle gösterilen reklamlar, son dakika GIF’leri ile önemli olduğu izlenimi verilen sansasyonel haberler yok.

Sadece üyeleri tarafından finanse edilen ve onların güvenini boşa çıkarmamayı öncelik edinen bir dijital habercilik düşünün.

Siyasi ya da ekonomik kazanç kaygısı olan medya sahipleri, onların iyi haberciliğin doğasına aykırı ilişki ve kaygıları, neticesinde ortaya çıkan şeffaf ve hesap verebilir olmayan organizasyonel, editoryal, finansal yapılanmalar yok.

130’dan fazla ülkeden 45 bin 888 kişi, kısaca tarif etmeye çalıştığım “radikal bir şekilde farklı” bu dijital habercilik fikrine inanıp bir ay içerisinde aralarında 2.6 milyon dolar topladı.

Bu sayede Hollandalı iki genç gazeteci, Ernst-Jan Pfauth ve Rob Wijnberg, ülkelerinde 2013’ten beri sürdürdükleri dijital habercilik modelini Amerika’da hayata geçirme şansını yakalayacak.

The Correspondent’ın kitlesel fonlama kampanyası 15 Aralık’ta sona erdi. Üstelik habercilik alanında bundan önce gerçekleştirilen bütün kitlesel fonlama kampanyalarından daha fazla destekçi sayısına ulaşarak.

Peki nasıl oldu da 45 bini aşkın sayıda kişi, tek bir haberlerini dahi okumamış olmalarına rağmen benimsedikleri prensipler üzerinden iki genç gazetecinin projesi için elini cüzdanına atmaya ikna oldu?

The New York Sun ve dikkat tacirlerinin doğuşu

1833 yılında New York’ta küçük bir matbaa işleten 23 yaşındaki Benjamin Day, kendi gazetesini basmaya karar verdi. Kısa bir gazetecilik deneyimi olmasına rağmen, amacı diğer medya sahiplerinden farklıydı. Politik bir ajandası yoktu. Görüşlerini kitlelere ulaştırma hevesine kapılmış zengin bir Amerikalı da değildi. Kendisini bir gazeteciden çok iş insanı olarak görüyordu.

Henüz ortada ne The New York Times ne de The Wall Street Journal vardı. Kentin önde gelen iki gazetesi, The Morning Courier ve New York Enquirer’dı. Fiyatları altı sent olan iki gazete de, 300 bin nüfuslu kentte günde üç bin bile satmıyordu. Benjamin Day, burada bir fırsat görmüştü.

The New York Sun

Eylül 1833’te ilk sayısını çıkaran The New York Sun’ın fiyatı, rakiplerinden altı kat daha ucuzdu. Çünkü Day’in aklındaki ekonomik model, gazeteyi maliyetinden daha fazla ücrete satmak üzerine değildi. Gazete satışından zarar etse de fiyatı maliyetten düşük tutarak daha fazla okura ulaşacaktı. Aradaki farktan çok daha fazlasını ise gazetesini okuyan insanların dikkatini reklamverenlere satarak kazanacaktı. The New York Sun’ı 1834’lerin sonlarına gelindiğinde kentin en fazla satan gazetesi haline getiren Day, dikkat tacirlerinin atası olarak tarihe geçecekti.

Columbia Hukuk Okulu profesörü Tim Wu, The Attention Merchants (Dikkat Tacirleri) kitabında, kitle iletişim araçlarını er ya da geç kontrol altına alıp onları ticari birer çöplük haline getiren modelin doğuşunu böyle aktarıyor.

Bugün bile, hem geleneksel hem dijital haber organizasyonlarının büyük çoğunluğu, ana gelir kaynağı olarak dikkat tacirlerinin bu klasik ekonomik modelini kullanıyor.

Day; internetteki bilgi akışının önemli bir bölümünü kontrol eden Facebook, Google ve Twitter gibi teknoloji şirketlerinin kendi geliştirdiği model ile yüz milyarlarca dolarlık market değerlerine ulaştıklarını görse, kendisiyle gurur duyardı herhalde.

Başkaldırı

Yeni nesil dikkat tacirlerinin, farklı ambalajlarla ve fakat özü itibariyle aynı metodla güven ve kaliteyi değil; hız, ölçek ve viraliteyi önceliklendirdiği modellerine karşı, ardı arkası kesilmeyen skandallarla birlikte büyüyen bir başkaldırı döneminden geçiyoruz.

Haber medyasının platformlara ve reklama bağımlılığını ortadan kaldıracak sağlıklı modeller geliştirmesi gerektiğinin altı, artık çok sayıda akademisyen ve gazeteci tarafından kalınca çiziliyor.

The Correspondent’ın kendisini sıradan bir haber organizasyonu olarak değil, bir hareket olarak konumlandırması da bu yüzden. Zira projenin 10 maddeden oluşan prensiplerinde, dikkat tacirlerinin klasik modellerinin yol açtığı sorunların hemen hepsine bir çözüm önerisi getirildiği görülebiliyor.

The Correspondent’ı diğerlerinden farklı kılan ne?

Reklam modeli ile ayakta kalabilmek için haber organizasyonlarının okuru sürekli bilgi bombardımanına tutması gerekiyor. Çünkü olabildiğince fazla reklam gösterebilmeleri, sitelerine olabildiğince fazla ziyaretçi çekmekle mümkün ancak.

The Correspondent, reklamverenlerin değil üyelerin finanse ettiği bir model üzerine inşa edildiği için, haber organizasyonlarının aynı kaynaktan edindikleri haberleri en önce vermek için birbirlerini ezdikleri tık yarışına girişmeyeceğinin sözünü verebiliyor. Aynı sayede, mümkün olan en asgari düzeyde kullanıcı verisi toplayacağının, haberlerinde nicelik değil niteliği ön planda tutacağının garantisini de.

The Correspondent, üyelerini klasik haber okuyucuları olarak değil aktif topluluk üyeleri olarak görüyor. Üyelerden, derinlemesine irdelenip çözüm önerileri ortaya koyacak haberlerin planlamasından üretilmesine kadar her süreçte, uzmanlık alanlarına göre aktif rol oynamaları bekleniyor. Bu prensip, finansal şeffaflık ilkesi gereği elde ettiği geliri nasıl kullandığını her yıl detaylı olarak açıklayacak olan haber organizasyonunun, üyelerini dahil ettiği editoryal süreçlerinde de şeffaf olacağı anlamına geliyor.

The Correspondent, editoryal ve finansal şeffaflık ilkelerini benimsiyor.

Son olarak ekibini olabildiğince fazla dünya görüşü ve perspektifi temsil edecek şekilde kurmaya çalışacağının sözünü veren The Correspondent’ın kurucuları, tarafsızmış gibi görünme çabasına da girmeyeceklerini söylüyor. Aksine, hangi konuda ne düşündüklerini açıkça ifade edeceklerini, gerçekler düşüncelerini değiştirmelerini gerektiriyorsa da bunu çekinmeden yapacaklarını belirtiyorlar.

Kitlesel fonlama kampanyası ve öncesi

The Correspondent’ın hedeflediği 2.5 milyon doların üzerinde para toplayarak başarıyla tamamladığı bir aylık kitlesel fonlama kampanyası, aslında bir buçuk yıl önce başlayan sıkı bir çalışmanın ürünü.

Modelin kurucu editörlerinin ilk işi, Amerikalı gazetecilik profesörü ve medya eleştirmeni Jay Rosen’ın güvenini kazanmak oldu. Rosen, Hollandalı gazetecilerin kendi ülkelerinde 2013’ten beri uyguladığı modelin, Amerikan medyasının karşı karşıya olduğu sorunları çözebileceğine inandı. Direktörlüğünü yaptığı New York Üniversitesi’nin ‘‘The Studio 20’’ programı ve The Correspondent, 2013’te başlattıkları ‘‘Üyelik Yapbozu Projesi’’ ile birçok araştırma ve rapor üretti.

The Correspondent’ın İngilizce dilde de yayın yapacak olmasını mümkün kılan kampanya için Omidyar Network, Demokrasi ve Medya Vakfı ile Craig Newmark’tan toplam 1.8 milyon dolar fon alındı. Bu fon sayesinde ekip, kampanyanın tasarımında Barack Obama’nın başkanlık yarışlarında dijital seçim kampanyalarını yürüten Blue State Digital ile çalışma fırsatı yakaladı.

Jay Rosen ve Trevor Noah

Kampanyada 15 gün geride kalırken hedeflenen miktarın yarısına ulaşılamamışken, Jay Rosen’ın Güney Afrikalı komedyen Trevor Noah’ın hazırlayıp sunduğu The Daily Show programında projeyi anlatma fırsatı yakalaması da bu sayede oldu.

Bir aylık kampanya sürecinde dikkat çeken bir diğer konu ise medya, teknoloji, eğlence, akademi ve aktivizm dünyasından oldukça etkili isimlerin kişisel sosyal medya hesaplarından projeye aktif şekilde destek vermeleriydi.

teyit.org’a konuşan The Correspondent’ın Avrupa’daki operasyon lideri Jessica Best, bu desteklerin kampanyanın bir parçası olduğunu söyledi. Best, kampanya öncesi ve sırasında iletişime geçilen 80 kişilik ‘‘elçiler’’ ekibinin, misyonuna inandıkları için geliştirdikleri modele açıktan destek verdiklerini ifade etti.

The Correspondent, henüz tek bir haber bile yayımlamadan, dijital gazetecilik tarihinin en heyecan verici girişimleri arasındaki yerini böylelikle almış oldu. Teorik olarak aşıladığı umudun ve verilen sözlerin, pratikte nasıl işleyeceğini görmek için ise yayın hayatına başlayacağı 2019’un ikinci yarısını beklememiz gerekecek.

Türkiye’de benzer hareketler doğar mı?

Son dönemde Türkiye’deki haber medyasının yaşadığı varoluşsal kriz hakkında daha çok yazılıp çiziliyor. Büyük medya kuruluşlarının en üst düzey yöneticileri dahi, haber organizasyonlarının mevcut organizasyonel ve finansal yapılarının sürdürülebilir olmadığını açıkça kabul ediyor.

Fakat bu tartışmalar, medya organizasyonlarının internet birimleri ile doğuştan dijital haber organizasyonlarındaki yönetici pozisyonları, hala geleneksel gazeteciler tarafından domine edildiği için sorunun teşhisi ve çözümüne odaklanan bir eksene oturamıyor.

Geleneksel gazeteciler ıskalıyor olsalar da, dijital haber medyasında yenilikçi hikaye anlatım teknikleri, topluluk yönetimi, şeffaflık, hesap verebilirlik ve sürdürülebilir ekonomik modeller gibi konulara kafa yoran yeni nesil gazeteci ve akademisyenlerin hem sayısı hem de görünürlükleri artıyor.

İyi gazeteciliğe imkan tanıyacak teknolojik ve finansal modellerin geleneksel gazetecilerin değil onların elinden çıkacağı da açıkça görülebiliyor. Türkiye’de, The Correspondent’ın başarısında rol oynayan maddi ve manevi iş birliklerini geliştirmek Amerika’da olduğundan çok daha zor. Fakat bu, Türkiye’deki haber medyasının dönüştürülemeyeceği anlamına gelmiyor. Zira o dönüşüm, başladı bile.