Post-truth neden bu kadar gündemde?

Son günlerin popüler kelimesi, post-truth. O kadar popüler ki, Oxford Sözlük 2016 yılının kelimesi olarak post-truth’u seçti. Ülkemizin iç karartan ve kısır gündeminde bu konu üzerine konuşmaya pek fırsat bulamıyoruz ama aslında bizi de doğrudan ilgilendiren bir husus. Peki post-truth ne demek, yeni bir kavram mı, neden şimdi gündeme oturdu, bizi neden ilgilendiriyor?

Post-truth, ya da farklı kullanımıyla post-fact’in Oxford Sözlük’teki tanımı şu şekilde:

‘Post-truth’ bir sıfat olarak, ‘nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu’.

Türkçe’deki karşılığı hususunda sürmekte olan bir tartışma mevcut. Önerilen kavramlar ‘gerçek-ötesi’, ‘gerçek-sonrası‘, ‘post-gerçek’, ‘post-hakikat’, ve ‘post-olgusal’. Bu yazıda, kendi tercihim olan post-gerçek kelimesini kullanacağım.

Sözlük tanımının katılığının ötesinde kavramsal olarak gerçeğin, olguların, hakikatin artık geçerli olmaması durumu anlamına geliyor. Yani post-gerçek siyaset dediğimizde, gerçeklerin öneminin olmadığı bir siyasal alandan bahsetmiş oluyoruz.

Peki bu post-gerçek kavramı yeni mi ortaya atıldı? Hayır, ilk kez şimdiki bağlamında 1992 yılında bir tiyatro oyununda geçen kelimenin bugünkü popülaritesine giden yola ilk adımını Ralph Keyes tarafından yazılan ve 2004’te basılan ‘The Post-Truth Era’ (Post-Gerçek Dönem) kitabıyla attı.

Brexit ve Trump efekti

1992’den beri dolaşımda olan, 2004’te üzerine koca bir kitap yazılan post-gerçek nasıl oldu da 2016’da yılın kelimesi seçilecek kadar bilinirlik kazandığına gelecek olursak… Post-gerçek kavramına atıflar ilk olarak Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkmasına dair referandum sürecinde, yani Brexit tartışmaları sırasında yapıldı. Brexit savunucularının aslı astarı olmayan birçok argümanı en yetkin ağızlardan dolaşıma sokmaları ve işin kötüsü bu yalan iddiaların kitlelerce doğru kabul edilip seçim sonuçlarını etkilemesi AB üyeliğini savunanları çileden çıkarttı. İddialar arasında İngiliz sağlık sistemi NHS’e gidecek paraların AB’ye destek olarak aktarıldığı, yani sağlık sisteminden yeterince faydalanamayan İngilizlerin AB’yi suçlaması gerektiği vardı. İşin aslının iddia edilenin tam tersi olması sonucu değiştirmedi, bu yalan iddiaya milyonlarca insan inandı ve sonuçta referandum Brexit lehine sonuçlandı.

Bir sonraki kırılma noktası ise ABD bakanlık seçimlerinde yaşandı. Kampanya boyunca özellikle Donald Trump aslı astarı olmayan iddialarla ortalığı kirletti, mesnetsiz argümanlara dayanan polemikler yarattı ve ana akım medya da ekranlarda reyting, İnternet’te ise trafik uğruna gündemi bunlarla doldurdu. Daha da kötüsü, özellikle Facebook ve Twitter’da Trump destekçileri arasında yalan haberler hızla yayıldı, uzun süre dolaşımda kaldı ve kamuoyunun adaylar ve politikalarıyla ilgili algısını manipüle etti. Her ne kadar bu yalan haberler Trump’ın seçilmesinde tek etken değilse de, seçim sonuçları üzerinde ciddi bir etkisi olduğu üzerinde genel bir kanaat oluşmuş gözüküyor.

Sosyal medyanın, kamuoyunu manipüle etmesi hususunda vurgulanan birkaç temel nokta var: İlki özellikle Facebook’un algoritmaya dayanan içerik gösterme mekanizmasıyla ilgili. Facebook algoritması, kullanıcılarına ilgilerini çekebilecek, etkileşime girecekleri içerikleri sunacak şekilde tasarlanmış. Dolayısıyla, kullanıcılar ekseriyetle Facebook akışlarında kendi siyasi görüşlerine uygun içeriklerle karşılaşıyor, karşıt fikirlerden haberdar olmuyorlar. Algoritmanın filtrelediği içerikler tek yönlü olduğundan, bu yapıya filtre baloncuğu (filter bubble) deniyor. Benzer şekilde özellikle Twitter’da kullanıcıların hep kendileriyle aynı görüşte kullanıcılarla takipleştmeleri ve etkileşime girmeleri sonucunda yankı fanuslarının (echo chamber) oluştuğu söyleniyor.

Facebook, Twitter ve Google’a eleştiriler

Post-gerçek meselesinde yeni medyanın büyük kurumları ağır eleştiriler alıyor. Facebook algoritmasının şeffaf olmaması, trend olan başlıkların denetlenmesi için editör kullanmaması, ve en önemlisi de yalan haberlerin dolaşıma girmesi ve orada uzun süre kalması nedeniyle eleştiriliyor. Twitter’a yöneltilen eleştiriler, propaganda amaçlı kullanılan bot hesaplar (Tweet atabilecek şekilde programlanmış algoritmalar) ve trolleri (propaganda amaçlı tweet atan, genellikle bu işi para karşılığı ve organize bir şekilde yapan kullanıcılar) engellememesi ile ilgili. Google’ın eleştirilmesinin sebebi de, yalan haberlerin arama sonuçlarında üst sıralarda çıkabilmesi ve uzun süre silinmeden orada kalması.

Burada unutulmaması gereken husus, tek suçlunun yeni medya olmadığı; zira geleneksel medya da sistemin gözcülüğü görevini yerine getirememekle ağır şekilde itham ediliyor. Daha da kötüsü, sadece medya değil, sistemin dengede durmasını sağlayan köklü kurumların tamamında bir çöküş olduğu yönünde bir kanaat var. Bu vaziyet sadece ABD ve batıda vuku buluyor değil; Türkiye gibi basın özgürlüğünde son sıralarda yer alan ülkeler için durum çok daha vahim, zira bizde bu kurumlar hiçbir zaman güçlü olamamıştı.

Tabii hemen enseyi karartmaya gerek yok; zira yapılabilecek çok şey var. Google ve Twitter hemen, Facebook ise biraz nazlandıktan sonra sorumluluklarını kabul etti ve taşın altına elini soktu. Bundan sonraki süreçte gazetecilere, doğrulama kurumlarına, medyaya, akademiye, yeni medya platformlarına, doğruyu savunma görevi olan tüm kurumlara büyük iş düşüyor.