İklim değişikliği hakkında yedi mit

Aşırı yağışlar, seller, sayısı artan orman yangınları, bu iklimde hiç şahit olmadığımız hortumlar ve yaşanan kuraklığın ortak bir noktası var; insan kaynaklı iklim değişikliği krizi. “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” adlı iklim değişikliği video serisine eşlik eden bu blogda, en bilinen iklim mitlerini, iklim bilimcilerin dokunuşu ve Teyit gözlüğüyle sınıyoruz. Araştırmamızın ilk bölümünde iklim değişikliği kavramına giriş yaparken, en çok ileri sürülen yedi iklim mitini inceliyoruz

Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından atılan atom bombaları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında benzersiz bir silahlanma yarışını doğurdu. ABD’nin nükleer silah üretme programı Manhattan Project’in sonucu olarak 1945’te patlayan iki atom bombasının yarattığı endişe, ABD’de yayımlanan the Bulletin of the Atomic Scientists’in 1947’deki sayısının kapağına yansıdı. Sanatçı Martyl Langsdorf tarafından tasarlanan saat, gece yarısına yedi dakika kaldığını gösteriyordu.


The Bulletin of the Atomic Scientists dergisinin ilk sayısında, kapakta yer alan the Doomsday Clock illüstrasyonu.

Dergi yönetimi ve Langsdorf’un aklında, nükleer silahların gezegenin sonunu getirebileceği, nükleer kıyametin önlenebilmesi için dünya kamuoyunun oldukça az vakti kaldığını anlatmak vardı.

Saat tasarımının ortaya çıkmasından iki yıl sonra, yani 1949’da Sovyetler Birliği’nin de nükleer test patlamaları gerçekleştirdiği anlaşıldı ve nükleer silahlanma yarışı resmen başladı, bunun üzerine Kıyamet Saati de kurumsallaştı. Sovyetler’in nükleer test patlaması sonrasında The Bulletin of the Atomic Scientists Bilim Kurulu, saatin artık gece yarısına üç kalayı gösterdiğini duyurdu.

1947’den itibaren gece yarısından uzaklaşan saat, aralarında Alan Moore’un Watchmen çizgi romanı ve the Clash şarkısı The Call Up’ın da bulunduğu pek çok esere ilham verdi.

Kıyamet Saati’nin gece yarısına uzaklığını belirleyen kurul 2007’de yeni bir tehlikeyi gündemine aldı. Bilim insanlarına göre bu yeni tehlike, nükleer kıyamet tehdidiyle birleştiğinde, küresel yıkıma hiç olmadığımız kadar yakın olmamıza yol açıyor. Yeni tehlikenin adıysa, iklim değişikliği.Bugün kıyamet saati, gece yarısına iki dakika kaldığını gösteriyor. Kıyamet Saati, Soğuk Savaş’ın nükleer silahlanma yarışıyla başlayan yeni safhasından beri ilk defa gece yarısına iki dakika kaldığını söylüyor. 

Türkiye 30 yıldır iklim diplomasisi içinde

İklim değişikliği tartışmaları ise Türkiye için yeni değil, hükümetler 30 yıldır bu diplomasinin bir parçası. Aşırı yağışlar, fırtınalar, sıcak ve soğuk hava dalgaları, kent selleri, orman yangınları ile kuraklık gibi aşırı iklim olaylarının sıklığı ve etkileri arttığından beri tehdidin ciddiyeti daha iyi anlaşılıyor. Kamuoyu da bu kavrama oldukça aşina.


Ağustos 2019’da İstanbul’daki aşırı yağışlardan etkilenenler (Fotoğraf: DHA)

Aşırı iklim olaylarının kentsel bölgelerde büyük  etki yaratmasında, örneğin aşırı yağışların büyük kent sellerine dönüşmesinde; betonlaşma, kentsel planlamadaki hatalar ve düzensiz yapılaşma gibi faktörlerin etkisi var. Ancak bu faktörler aşırı iklim olaylarının ortaya çıkma sebeplerini  açıklamaya yetmiyor.

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nden iklim bilimci Prof. Dr. Murat Türkeş, iklim ile aşırı iklim olayları arasındaki farkı şöyle anlatıyor:

Hava olaylarının ve günübirlik yaşadıklarımızın uzun zaman içindeki gözlemleri, ortalamaları, değişkenliği bize iklimi verir. Şimdi ise, daha önce olmadığı kadar şiddetli seyreden kısa süreli yağışlar ya da kuraklık olasılığının artmasına neden olan değişimler yaşanıyor. İşte ekstremler bunlar. Bunlar oluşmaya başlıyor ve evet artık geleneksel iklim tanımının içinde değişiklik ve ekstremlerde artış var.

“Hiç böyle bir yağmur görmedim”

Artık Türkiye’de de sıklıkla fırtınalar meydana geliyor. Her yıl birkaç defa, görülmemiş yoğunluktaki yağışlar kentlerdeki yaşamı durma noktasına getiriyor. Aralık 2019’da Adana’daki yağışları ve sonrasında oluşan kent selini Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, “Hiç Adana böyle bir yağmur görmedi. Ben 60 yıldır Adana’da böyle bir yağmur, böyle bir sel, böyle bir felaket görmedim. Bir günde olağanüstü bir felaket!” sözleriyle anlatıyordu

Her 1 derece atmosferdeki nemi yüzde 7 arttırıyor

İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nden iklim bilimci Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen, sıcaklık arttıkça su döngüsünün hızlanmasını, iklim değişikliğinin tipik bir çıktısı olarak açıklıyor:

Şen: “Tencere gibi düşünelim; sera etkisinden dolayı tencerenin altı ısınmaya başladığında içeride hareket hızlanmaya başlıyor. Kapağa çıkan buhar yoğuşup tekrar damla olarak aşağı iner, ama bu hızlanır. Atmosferin sıcaklığı arttıkça su döngüsü hızlanıyor. Her 1 derecelik sıcaklık artışı, atmosferdeki nem miktarını yüzde 7 artırıyor. Bir yağmur olayı meydana geldiğinde daha şiddetli olmaya başlıyor.

Su döngüsü hızlanırken aşırı havaların sayısı artıyor

Su döngüsü hızlanırken aşırı yağış ve fırtınalar artıyor. Hızlanan su döngüsü buharlaşmayı da artırıyor. Dolayısıyla bir yandan aşırı yağışlar ve seller artıyor ama diğer taraftan Türkiye su kaynakları baskılanan ve kuraklaşan bir ülke olmaya doğru gidiyor.

Sıcaklık ortalamalarının artmasıyla daha da ısınan yaz aylarında örneğin Akdeniz’de, Amazonlarda, ABD’nin Batı şeridinde ve Avusturalya’da orman yangınlarının söndürülmesi bazen haftaları alıyor. Sibirya’da çıkan yangınlar Greenpeace’e göre 4,3 milyon hektarlık bir alana yayıldı. Bu Danimarka’nın yüzölçümünü dahi aşan bir yüzölçümü demek. Yine Greenpeace, bu yangınlarda yaklaşık 166 milyon ton karbondioksitin -CO2 açığa çıktığını duyurdu; bu miktardaki karbon salımı, 36 milyon otomobilin yıllık karbon salım miktarına eşit.


Ağustos 2019’da Sibirya’daki orman yangınları sırasında çekilmiş bir fotoğraf

İklim değişikliği hızlandıkça orman yangınları artıyor

Orman yangınları ile iklim değişikliği arasında birbirinin içine geçmiş bir ilişki var:  Yangınların artması iklim değişikliğini hızlandırıyor; iklim değişikliği hızlandıkça orman yangınlarının meydana gelme sıklığı artıyor.

Örneğin Sibirya’da 2019 yazında orman ve turba (Çürümekte olan organik madde katmanları) yangınları, buzsuz dönemin geçmiştekilere kıyasla daha uzun sürmesi yüzünden geniş alanlara yayıldı.

İklim değişikliği kaynaklı sıcaklık artışları orman yangınlarının görülme sıklığını, etki alanını artırıyor ama burada dolaylı bir mekanizma söz konusu. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a göre, sıcaklık artışları ormanların yangınlara karşı daha savunmasız hale gelmesine yol açıyor:

Aşırı yağışların ve orman yangınlarının artışındaki öncelikli sebep sıcaklık artışları. Son 40 yıldaki eğilim de bu olayların sıklaşacağını işaret ediyor. Dünyanın yıllık sıcaklık ortalaması neredeyse her yıl rekor kırıyor. Öyle ki 1977’den bu yana her yıl toprak ve okyanuslardaki ortalama sıcaklık, 20’nci yüzyıl ortalamasının üzerinde ölçüldü.


1901-2000 yılları ortalamasına göre yıllara göre sıcaklık anomalileri. Bu grafiğe göre 2014 yılı 20’nci yüzyıl sıcaklık ortalamasından 0,7°C daha sıcaktı. 2015 0,9°C, 2016 1°C, 2017 0,9°C, 2018 0,8°C, 2019 ise önceki yüzyıldaki ortalama sıcaklıktan 0,9°C daha sıcak geçti.  

Her yıl “tüm zamanların en sıcak yılı” rekoru kırılırken 

Sürekli “kayıtlara geçen en sıcak Haziran ayını yaşadık” ya da “en sıcak yılı geride bıraktık” haberleriyle karşılaşıyoruz, ama bunlar ne yazık ki gerçek başlıklar. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) verilerine göre, yerkürenin yaşadığı en sıcak yıllar listesinin ilk 10 sırasında 2005 sonrası yıllar var. İlk beşte ise durum daha da kötü; 2016 en sıcak yıl olarak kayıtlara geçerken, 2019 ikinci sırada yer alıyor. 2015, 2017 ve 2018 yılları ise ilk beş listesinin geri kalanını oluşturuyor.


En sıcak 10 yıl NOAA  

Türkiye için de durum farklı değil. 1981-2010 yılları ortalamasına göre, son yıllarda sıcaklık anomalilerinin neredeyse 2°C’ye yükseldiği yıllar yaşıyoruz. İklim bilimci Prof. Türkeş bu durumu, “Türkiye’de tropikal ve yaz günlerinin sıklığında çok ciddi bir artış var. Türkiye artık sıcaklık rejimi olarak orta enlem ve sub-tropikalden tropikale geçiş yapıyor ve bunu çok hızlı bir dönemde, 30 yılda yapıyor” diye açıklıyor.

Tartışma bitti: İklim değişikliği insan kaynaklı 

BM’ye bağlı ve iklim değişikliğinin etkilerini anlamak üzere 1988’de kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) göre, 2030 yılına kadar küresel emisyonları 2010 seviyesine göre yüzde 45 oranında azaltıp, 2050 yılında ise net sıfır emisyona geçemezsek küresel ısınma 1,5°C’lik kritik sınırın üzerine çıkacak. Bu da ekosistemler üzerinde kalıcı hasarlar anlamına geliyor. Bu hedeflere ulaşabilmek için küresel işbirliği olmazsa olmaz. Fakat iklim değişikliği inkârı –etkisi eskisi kadar olmasa da– hükümetlerin ve toplumların bu yöndeki iş birliğini zorlaştıran faktörlerden biri.

Aslında IPCC raporlarına göre iklim değişikliğinin olup olmadığı tartışmalarının da sonuna geldik. Kuruluşundan bu yana bilim insanlarının topladığı veriler ve oluşturulan iklim modelleri, antroposen, yani insan kaynaklı iklim değişikliğini kanıtlamak için yeterli. Ama IPCC araştırmaları bile iklim değişikliği konusundaki mitlerin yayılmasını önleyemiyor.

İklim değişikliği konusundaki safsataların ortadan kalkması toplumların karar alıcılar üzerindeki baskılarını artırması ve iklim değişikliği ile mücadele için çok önemli. 

Bu yüzden en bilinen iklim mitlerini, iklim bilimcilerin yardımıyla bir kere de Teyit.org için sınadık.

İddia 1: Bilim insanları arasında iklim değişikliği hakkında herhangi bir uzlaşı yok

İddiaya göre, henüz bilim camiası bile iklim değişikliği konusunda herhangi bir fikir birliğine varabilmiş değil. Dolayısıyla bu tartışmalı konuda ülke ya da yurttaşların eyleme geçmesini beklemek doğru değil. Peki gerçek öyle mi? 

İklim değişikliği hakkında fikir birliği olup olmadığına dair literatür taraması yapan 2013 tarihli bir araştırma 1991-2011 yılları arasındaki çalışmaları inceledi. Araştırma kapsamında incelenen 4 bin 14 çalışmanın yalnızca 78’inin iklim değişikliği fenomenini reddettiği görüldü. 3 bin 894 makalede ise iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinden kaynaklandığına dair kanıtlara yer verdiği anlaşıldı.

Bilimsel uzlaşı olmadığı iddiası 98 yılından bir bildiriye dayanıyor

İklim değişikliği hakkında bilimsel bir uzlaşı bulunmadığına dair yanılgıların büyük kısmı, 31 bin imzalı olduğu ileri sürülen bir sözde bildiriden kaynaklanıyor. 1998’deki ortaya çıkışından sonra Oregon Dilekçesi adıyla anılan bildiri ve imza kampanyasına, Global Warming Petition Project de deniyor.

Aralarında 9 bin 29’unun doktora sahibi olduğu 31 bin 487 bilim insanı tarafından imzalanan bildiri, insan faaliyetlerinden kaynaklanan karbon salımlarının küresel iklim değişikliği üzerinde etkisi olduğuna dair bilimsel kanıt bulunmadığını iddia ediyordu.

İklim değişikliğine karşı yükümlülükler getirecek Kyoto Protokolü’nün ABD tarafından reddedilmesi için yayınlanan bildiri, bugün hala bilim insanlarının iklim değişikliği konusunda fikir birliğine varamadığını savunanların başvurduğu bir örnek olmayı sürdürüyor. Ancak bildiriyi inceleyenler imzacıların yüzde 1’inin bile iklimbilimci olmadığını, imzacıları arasında yerbilim, çevrebilim ya da atmosferik bilimlerle uğraşanların oranının yüzde 12 olduğunu belirtiyor.

IPCC, yani Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin kendisi bilim insanları arasındaki küresel uzlaşının en büyük kanıtlarından biri. 1988’de Dünya Meteoroloji Örgütü ve BM Çevre Programı tarafından kurulan IPCC’nin çalışmalarına katılan binlerce bilim insanı, iklim değişikliğine dair bilimsel anlayışımızın temelini oluşturuyor. Prof. Dr. Murat Türkeş de IPCC’nin katkıları sayesinde bilim camiasında iklim değişikliği konusunda büyük bir tartışma bulunmadığını aktarıyor:

Her beş yılda bir yaklaşık olarak değerlendirme raporları yayınlanıyor. O raporlar her yayınlandığında bu tartışılan birçok konu aslında büyük bir uzlaşmayla doğru yönde kabul görmeye başladı. Özellikle IPCC’nin beşinci değerlendirme raporunda yüzde 99,9’la insan kaynaklı iklim değişikliği yaşandığına ilişkin uzlaşma sağlanmış durumda.

İddia 2: Küresel iklim değişikliği varsa bile bunun sebebi karbon emisyonları değil

İklim değişikliği, atmosferdeki karbondioksit, metan, azot oksit, kloroflorokarbon, su buharı ve benzer gazların oranının olağandan daha yüksek bir seviyeye ulaşmasından kaynaklanıyor. 

Dünyaya gelen güneş ışınları bu gazlar olmasaydı dünyadan yansıyıp tekrar uzay boşluğuna dönecekti fakat bu gazlar ışınların uzaklaşmasını önleyip atmosferin alt tabakasındaki enerji miktarını artıyor. Bu gazlar yüzünden atmosferin sıcaklığı arttıkça dünya da ısınıyor; tıpkı bir sera gibi! Dünyayı bir sera gibi ısıtan bu olaya sera etkisi, güneş ışınlarının atmosferden ayrılmasına izin vermeyen gazlaraysa sera gazları deniyor.

Sera etkisi 

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen, sera etkisini kolaylıkla anlaşılabilecek şekilde ifade etmenin bir yolunu bulmuş: Bu kapta bir musluk olsun. Buna da sürekli su aksın. Aynı miktarda su aktığını düşünelim. Bu musluğun bir miktar kısıldığını farz edelim. Yani çıkışı zorlaştırıyoruz. Bu durumda içeride bir miktar su birikir, belli bir seviyeye gelir. Bu bir dengeye ulaşır ama içeride de bir miktar su birikmiş olur. Yer-atmosfer sistemine benzetirsek; güneşten enerji geliyor, bu enerjiyi yüzey tutuyor, sonra yukarı doğru gönderiyor. Bu gazlar bu giden enerjiyi, dünyadan çıkışını zorlaştırıyor. Bu nedenle aşağıda bir miktar enerji birikmesine sebep oluyor. Sera gazları atmosferin enerji musluğu şeklinde düşünebiliriz. Biz atmosfere bir miktar daha sera gazı verirsek, biraz daha kısmış olacağız atmosferin enerji musluğunu. Atmosfer tabakasında daha fazla enerji birikmiş olacak ve bu biriken enerji atmosferin sıcaklığını artıracak

Karbon 1958’den bu yana hızla artıyor 

İklim değişikliğiyle ilgili en önemli deneylerden biri, 1956’da Charles David Keeling ve ekibi tarafından başlatıldı. Hawaii Adası’ndaki Mauna Loa’da 1958’den beri atmosferdeki karbondioksit seviyelerini ölçen Keeling ve ekibinin ulaştığı bulgular bugün Keeling Eğrisi diye adlandırılıyor. 1958’den günümüze atmosferdeki her bir milyon partikül içindeki karbondioksit miktarını (ppm) ölçen Keeling ve ekibi, 1958 tarihli ilk gözlemde 313 ppm sonucuna ulaştı. Bugünse atmosferdeki karbondioksit miktarı tarihsel bir rekor olan 415 ppm’e çıkmış durumda.


1958’den bugüne yapılan atmosferdeki karbondioksit ölçümlerinden oluşan Keeling Eğrisi


1958-2019 arasında yapılan ölçümlere, buzullardan alınan örneklerden edindiğimiz tarihsel karbondioksit miktarı bilgisini de eklediğimizde, bugün gezegenimizin son 800.000 yılında görülmemiş bir karbondioksit yoğunluğuna ulaştığımız anlaşılıyor.

Keeling ile ekibi tarafından yapılan ölçümler, buzul karotlarından edinilen karbondioksit yoğunluğu bilgisiyle birleştirilince, 800.000 yıl öncesi ile bugünkü atmosfer karbondioksit yoğunlukları arasındaki farkın büyüklüğü görülüyor


İddia 3: Dünyadaki ortalama sıcaklık değerleri yükselmiyor, düşüyor. Daha önce kar yağmayan ülkelerde kar fırtınaları görülüyor. Antarktika giderek soğuyor ve buzul levhaları kalınlaşıyor

Keşke bu iddia doğru olsaydı! Ne yazık ki dünyadaki ortalama sıcaklık değerleri düşmek bir yana, neredeyse her sene rekor kırıyor.

ABD Başkanı Donald Trump da küresel ısınma olduğuna inanmayanlardan biri.

İklim değişikliğini reddedenler, özellikle de soğuk kışlar yaşandığı yıllarda, küresel ısınmanın gerçek olmadığını anlatmaya koyuluyor.

Küresel sıcaklık ortalamaları artıyor ama bazı bölgeler kimi dönemlerde eski seviyesine kıyasla ısınırken bazı bölgelerdeyse daha soğuk kışlar yaşanıyor. Yani çok soğuk geçen kışlar da iklim değişikliğinin bir parçası. Zaten durumu iklim değişikliği olarak adlandırmamızın sebebi de bu.

Küresel ısınma iklim değişikliğinin sadece bir etkisi

İklim değişikliğinin yalnızca artan sıcaklıklar anlamına gelmediğini Prof. Dr. Murat Türkeş şöyle anlatıyor: Küresel ısınma öyle bir sinyal ki yüzey ve alt atmosfer sıcaklıkları arttığında, onun tetiklediği çok sayıda başka iklim değişikliği ortaya çıkıyor. Örneğin buharlaşma artıyor, terleme artıyor. Atmosferin sıcaklığı da arttığı için atmosferin nem tutma kapasitesi artıyor. Bu da hidrolojik döngünün hızlanmasına, yağış kökenli şiddetli hava olaylarının sellerin, taşkınların, hortumların, atmosferdeki önemli diğer hava ve iklim olaylarına, afetlerine yol açıyor.

Ocak 2019’da soğuk hava dalgasının etkisindeki Chicago sahilinden bir görüntü.

Sıcaklık farkları yüzünden, kutbi girdap etrafındaki jet stream rüzgarının zayıflaması, 2019 kışında Kuzey Amerika’ya çok etkili bir soğuk dalgası taşıdı. ABD ve Kanada’da pek çok yerde ölçülmüş en soğuk hava sıcaklıklarının ortaya çıkmasına yol açan soğuk dalgası 20’den fazla kişinin ölümüne neden oldu. Niagara Şelalesi kısmen dondu.

Ocak 2019’da Ontario’daki Niagara Şelalesi kısmen donmuş halde (Fotoğraf: Reuters)
Mart 2019’daki, soğuk hava dalgasının getirdiği kar eriyince nehirlerin seviyesi yükseldi ve pek çok yerde seller meydana geldi. Nebraska’daki su baskınlarından etkilenen bir bölgenin 20 Mart 2018’de (solda) ve 16 Mart 2019 (sağda) tarihlerindeki hali NASA tarafından böyle görüntülendi

İddia 4: Küresel iklim değişikliğinin başlıca sebebi güneşteki patlamalardır

Prof. Dr. Murat Türkeş’e göre güneş ile dünya arasındaki ilişkinin gezegenin sıcaklığı üzerinde etkisi var ama günümüzdeki iklim değişikliğini açıklamak için güneş aktiviteleri ya da dünyanın yörüngesel değişimi yeterli değil:

Biz iklimin kendi iç ya dış etmenlerle oluşmuş uzun sürekli değişikliklerinin nedenlerini biliyoruz. Örneğin yerkürenin yaklaşık 4,6 milyar yıllık jeolojik geçmişinde fiziki coğrafyası değişiyor ve çeşitli zaman ölçeklerinde, yıllar arası değişkenlik 10 yıllara 100 yıllara işte 100 bin yıllara milyon yıllara 10 milyonlara ulaşarak değişiyor. Ama günümüzde yaşanan iklim değişikliğine ek olarak sanayi devriminden beri atmosferdeki sera gazı birikimlerini artması nedeniyle iklim değişikliği var. 

İddia 5: İklim her zaman değişiyordu, geçmiş çağlarda da böyle şeyler yaşandı

Doğru, dünya her zaman irili ufaklı iklimsel değişimler içindeydi. Hatta bu değişimler pek çok kitlesel yok oluşa bile yol açtı Ama bugün deneyimlediğimiz iklim değişikliği önceki yıllardan farklı olarak son derece hızlı yaşanıyor. Küresel sıcaklık 1880’den bu yana yaklaşık 1°C arttı. Fakat bu sıcaklık artışının yaklaşık 0,6°C’lik kısmı son 30 yıllık dönemde gerçekleşti.

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen, geçmişteki iklimsel fenomenler ile günümüzde gerçekleşmekte olan iklim değişikliği arasındaki en önemli farklılığın, değişimin hızı olduğunu ifade ediyor:

Geçmişte de benzer olaylar olmuş. Biz bunlara doğal değişkenlik diyoruz. Mesela son 10 bin yıldır sıcak bir dönemdeyiz. Dünyada ortalama sıcaklıklar 15 dereceler civarında aöa bundan önce Son Buzul Dönemi’ndeydik ve sıcaklıklar ortalama 6 derece daha düşüktü. Oradan çıkarken sıcaklıklar yavaş yavaş yükseldi. Ama biz şimdi 100 yıl içinde o kadar miktar ısınma bekliyoruz. Son 100 yılda 1 derece civarında ısındı. Yani biz şu an çok hızlı ısınıyoruz.  Şu anki ısınma trendi buzul döneminden çıkıştaki ısınma trendinin 10 katı.

İklim değişikliğinin geçmiş çağlarda da yaşandığını iddiası çoğunlukla, 16 ile 19’uncu yüzyıllar arasında gözlenen Küçük Buz Çağı ve 10 ile 14’üncü yüzyıllar arasında ortaya çıkan Ortaçağ Sıcak Dönemi’yle destekleniyor. Bu iki dönemde de iklimin değiştiğini söyleyenler, günümüzdeki değişimin de bunlara benzer olduğunu ileri sürüyor. Fakat sıcaklık değişimlerinin gözlemlendiği her iki dönem de kısıtlı coğrafyaları etkilemişti. Oysa ki bugün yaşanan iklim değişikliği hızı itibarıyla benzersiz olduğu kadar tüm dünyada etkileri görülmesi bağlamında da Küçük Buz Çağı ve Ortaçağ Sıcak Dönemi’nden ayrılıyor.

İddia 6: İklim değişikliğine karşı yapabileceğimiz bir şey yok

İklim değişikliğine karşı yapabileceğimiz hiçbir şeyin olmadığı inanışının neden yayıldığını anlamak kolay. Son yıllarda yayımlanan iklim değişikliği araştırmaları, dünyanın hiçbir alışkanlığını değiştirmediği takdirde insanlığın bir iklim kıyametiyle karşı karşıya kalacağını söylüyor. 

Her gün yeni araştırmaların karanlık projeksiyonlarıyla karşılaşanlar, umutsuzluğa kapılıp insanlığın sürüklendiği felakete engel olunamayacağını düşünmeye başlıyor. Fakat dünya ülkeleri sadece ulusal çıkarlarını düşünmekten vazgeçip tüm dünya toplumları karbonsuzlaşma için çaba göstermeye başlar ve 2050’ye dek sıfır karbon hedeflerini tutturabilmemiz halinde iklim değişikliğini yavaşlatmak mümkün. 

İddia 7: İklim değişikliği belli başlı birkaç önlem alındığı takdirde önlenebilir

Bu inanış kısmen doğru kısmen yanlış. Burada bir parantezle ozon tabakasındaki deliğin ortaya çıkışı ve dünyanın buna odaklandığı süreci hatırlamamız gerekiyor.

Antarktika üzerindeki ozon deliği 1982’de keşfedildiğinde bilim insanları kısa süreli bir panik yaşadı. Stratosferdeki ozon tabakası Güneş’ten Dünya’ya ulaşan ultraviyole radyasyonun neredeyse tümünü tutuyordu; dolayısıyla bu tabakadaki incelme dünyaya daha fazla ultraviyole radyasyonun erişmesine yol açacak ve gezegendeki yaşamı olumsuz etkileyecekti.

Ozon tabakasının çalışma mekanizmasını ve delindiği/inceldiği takdirdeki sonuçları gösteren infografik

Bu incelmenin kısmen atmosferik değişimler kısmen de insandan kaynaklandığı çok geçmeden anlaşıldı. Deodorantlar ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon ve halon gazlarının ozon tabakasındaki incelmeyi hızlandırdığı ortaya çıkınca 1987’de Montreal Protokolü imzalandı. Protokolle birlikte klor ve brom içeren bileşiklerin üretim süreçlerinden aşamalı olarak çıkarılması için bir takvim hazırlandı. Bugün bu maddelerin üretimi neredeyse sıfırlandı.

Ozon tabakasının zarar görmesine yol açan maddelerin üretiminin Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi ülkelerdeki üretim miktarının yıllar içindeki değişimi

NASA’nın 2019’daki tespitlerine göre, protokolün hayata geçmesiyle birlikte ozon tabakasındaki delik ölçülmüş en düşük seviyeye geriledi. Yani küresel koalisyon belli maddelerin üretiminden vazgeçerek bir çevre ve halk sağlığı zaferi kazandı. 

İklim değişikliğini durdurmanın tek bir reçetesi yok 

Ozon tabakasındaki deliğe karşı verilen mücadele uzun soluklu olsa da temel olarak üretimde kullanılan bir grup maddeden vazgeçilmesine dayanıyordu. Bu tecrübe ne yazık ki iklim değişikliği için de kolay bir reçete bulunabileceği algısını yaratıyor. İklim değişikliğinin yavaşlatılabileceği doğru ama önlemek için insanlığın elinde ne yazık ki sihirli bir değnek yok. Yani yalnızca kömür tüketmeyerek çözülebilecek bir krizden bahsetmiyoruz. 

İklim değişikliği fenomeni salt birkaç değişiklik yardımıyla üstesinden gelebileceğimiz, sonrasında hayatlarımıza eskiden olduğu gibi devam edebileceğimiz bir hız tümseği değil. Evet, fosil yakıtları kullanmayı bırakmak zorundayız ama bunu yaparken su kaynaklarını verimli kullanmalı, ormansızlaşmayı durdurmalı, yaşam biçimlerimizi gözden geçirip her şeyi vakumlayarak dev birer sera gazı üretim fabrikasına dönmüş metropolleri ortadan kaldırmalı, inşaat ve gıdada azaltıma değil dönüşüme gitmeli, tüketim alışkanlıklarımızı kökten değiştirmeli, üstelik yaşamlarımızı iklim değişikliğinin etkilerine uyumlu hale getirmeliyiz.

Bu da hem kendi yaşamlarımızda kişisel önlemler ve değişimleri hayata geçirmemiz hem de karar alıcılara iklim değişikliği için uyum ve azaltım politikaları oluşturmaları yönünde baskı yapmamız anlamına geliyor.

İklim değişikliği toplumsal eşitsizlikleri körükleyebilir

Prof. Dr. Aykut Çoban, tüm bu hedeflerde eksik bir kısım olduğunu söylüyor. İklim değişikliği önemli bir değişim getirecek ve bu değişim halihazırdaki eşitsizlikleri daha da körükleme olasılığını barındırıyor. 

Çoban: Dünyadaki bu iklim krizinin arkasında gerçek sorumlular kimlerdir? 18’inci yüzyılın sonlarından itibaren günümüze kadar yapılan emisyonların toplamına baktığımızda toplam emisyonların yüzde 70’inin 86 şirket tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz. “Hepimiz iklim krizine yol açıyoruz”un ötesinde, toplumsal sınıfsal boyutları olan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla iklim sorunu çözülmediğinde bundan en çok gene emekçiler, yoksullar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar etkileniyor. Yani iklim krizini çözmek için toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak zorundayız. Toplumsal eşitsizlikleri çözüme kavuşturmadan iklim eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, iklim krizini çözmek çok mümkün görünmüyor.

Yani ülkeler eski kalkınmacı zihniyetlerini bir kenara bırakmalı, şirketler kâr maksimizasyonu için doğa maliyetlerini dışsallaştırmaktan vazgeçmeli, üstelik bireyler de hayatlarını tümüyle değiştirmeli.

Tüm bunlar olurken bir de iklim adaletini birinci sıraya koyan, yani bu dönüşümden ve iklim değişikliğinden en olumsuz etkilenecek kırılgan toplulukları ve yoksulları koruyacak, gelir adaletini sağlamaya yönelik politikalar geliştirilmeli. Bir başka deyişle, iklim değişikliğinde tarihsel sorumluluğu olan uluslar ve gruplar, iklim değişikliği sonuçlarından en ağır etkilenecek ülkelerin ve toplumsal grupların daha korunaklı hale gelmesi için daha fazla fedakarlıkta bulunmalı.

Kapak Görseli: Brian Stauffer

Şüpheli bilgilerden yola çıkarak veriye dayalı ve uzun soluklu bir araştırma neticesinde hazırladığımız Dosya yazısını sonuna kadar okuduğunuz için teşekkürler.

Bu kategorideki yazılarımızı daha hızlı sürede hazırlamamız ve daha fazla kişiye ulaştırabilmemiz için bizi Patreon sayfamızdan destekleyebilirsiniz.