Araştırma: Eğer bir söylenti varsa ona inanan da vardır

Tufts Üniversitesi ve New York Üniversitesi araştırmacılarının insanların çatışma bölgelerinde söylentileri nasıl değerlendirdiğini inceledikleri yeni çalışmaya göre bir söylentiye inanma olasılığınızın eğitiminizle, cinsiyetinizle, nerede yaşadığınızla hiçbir ilgisi yok; bütün mesele söylentinin kendisi.

Tufts Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Programı Yöneticisi Kelly Greenhill Poynter’e çalışmanın, doğrulanmamış bilgilere inanmaya eğilimli gruplar hakkında geleneksel aklı ortaya koyduğunu söyledi.

Çalışmanın ortak yazarlarından Greenhill “(Söylentileri) kabul etmeye daha yatkın, zihinsel açıdan risk taşıyan belirli sınıflar yok. Önemli olan söylentinin kişinin dünya görüşüne rahatlıkla yerleşip yerleşmemesi” diyor:

Mesele söylentinin içeriği ve sunulduğu sosyal ve politik bağlam.

Araştırmacılar eğitim, gelir, yaş ve cinsiyet gibi demografik bilgilerin katılımcıların söylentiyi benimseyip benimsememesinde bir gösterge olmadığını tespit etti. Söylentilerin kabul edilmesinde üç unsur öne çıkıyor: Dünya görüşü, tehdit algısı ve kişinin daha önceden buna maruz kalıp kalmadığı.

International Studies Quarterly’de yayımlanan araştırma, ayaklanmadan etkilenmiş iki bölge olan Güney Tayland ve Filipinler’deki Mindanao’dan toplanan anket verilerine dayanıyor. Çalışmaya göre, uzun süren iç savaş ve etnik ayaklanmalardan etkilendikleri için bu iki bölgenin durumları benzer.

2012’den beri yapılan anketler, katılımcıların evlerinde yüz yüze görüşmelerle yapıldı. Güney Tayland örnekleminde çatışma bölgelerinden bin 600 katılımcı, nispeten sakin bölgelerden 400 katılımcı; Mindanao örnekleminde ise bin 500 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Her bir katılımcıya bir söylentiyi duyup duymadıkları ve bu söylentiye ne kadar inandıkları soruldu. Araştırmacılar her ülkede bir tane güvenlikle ilgili, bir tane de ekonomiyle ilgili söylenti kullandı.

Tayland Filipinler
Güvenlik Ekonomi Güvenlik Ekonomi
Ordu içinde bir grubun darbe hazırlığında olduğuna dair söylentiyi duydunuz mu? Hükümetin (önceki demokrat yönetimin ve Pheu Thai’nin) kendi çıkarları için son krizi yönlendirdiklerine dair söylentiyi duydunuz mu? Filipin hükümetinin Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MİKC) içindeki kişilere gruptan ayrılmaları için rüşvet verdiğine dair söylentiyi duydunuz mu? Yerel devlet görevlilerinin belediyelerinin iç gelir paylarını kamuya hizmet sağlamak yerine, oy satın almak için kullandığına dair söylentiyi duydunuz mu?

Çalışmadan bir tablo

“Her söylentinin bir hedef kitlesi var”

Katılımcılar tehlikede hissettiklerinde, bir söylentiye defalarca maruz kaldıklarında ve/veya önceden sahip oldukları görüşlerle uyuşan bir söylentiyle karşılaştıklarında söylentiye daha fazla inandılar. New York Üniversitesi Uluslararası İş Birliği Merkezi çalışanlarından ve çalışmanın ortak yazarlarından biri olan Ben Oppenheim kişinin doğrulanmamış bilgilere inanıp inanmamasında psikolojinin belirleyici olduğuna ilişkin yaygın görüşe karşı olduğunu söylüyor.

“Önceki çalışmaların çoğu insanların psikolojik yaklaşımlarındaki kavrama yeteneğini belirlemeye çalıştı” diyor Oppenheim:

Bulgularımız ve kuramımız bu görüşü tam olarak reddediyor. Elde ettiğimiz kanıtlar çok farklı mekanizmaların söylentiye inanma konusunda belirleyici olduğunu gösteriyor.

Bu bulgu da hem medya tüketicileri hem doğrulama kuruluşları için önemli bir ders içeriyor.

Harvard Üniversitesi Uluslararası Güvenlik Programı’nın araştırma üyelerinden biri olan Greenhill “Her söylentinin bir hedef kitlesi var. Bu sizin için de geçerli, inanacağınız bir söylenti mutlaka vardır” diyor. “Bilginin hedef kitleleri hakkında geniş genellemeler yapılamıyor.”

Aynı zamanda, çalışmada söylentilerin insanlar arasında yayılma olasılığının barış zamanlarına göre, kriz zamanlarında daha yüksek olduğunu bulduklarını belirtiliyor. Bu sonuç Dartmouth College’dan Brendan Nyhan’ın İsrail-Filistin çatışması hakkındaki doğrulayıcı bilgilerin etkisi üzerine yakın zaman önce yayınladığı çalışmanın da dahil olduğu önceki araştırmaları temel alıyor. Bahsi geçen çalışmada kontrol eksikliği hissinin geçmiş yanlış anlamalarla ilişkili olduğu ortaya kondu.

Greenhill ve Oppenheim’ın çalışması özellikle Güneydoğu Asya’daki iki çatışma bölgesinde gerçekleştirildi, iki araştırmacı da bulguların genellenebilir olduğunu düşündüğünü belirtti. Oppenheim söylentinin kabul edilmesini etkilediğini tespit ettikleri nedenlerin, yani güvenlik hissi, önceki inançlar ve tekrarlanmanın, tüm dünyada yaygın olduğunu, bu nedenle de bulguların görece tutarlı olmasını beklediklerini belirtti.

Oppenheim çalışmanın önündeki tek sınırlamanın aşırı güvenlik eksikliğinin insanların söylentiyi kabul etmesini ne kadar etkilediğine ilişkin soru olduğunu belirtti. Greenhill daha fazla veri toplamak amacıyla deneyin başka ülkelerde de tekrarlanmasını umduğunu söyledi.

Araştırmacı, “Uluslara göre değişkenliği araştırmak için kesinlikle daha fazla çalışma yapmamız gerekiyor” dedi.

Bütün bunlardan bağımsız olarak, çalışma dünyada söylentilerin ve yanlış bilgilerin önüne geçmeye çalışanlar için ilginç bir önlem sunuyor.

“Önceki görüşlerine ve bulundukları bağlama göre herkes bir söylentiden etkilenebilir” diyor Oppenheim:

“Komplo teorilerini ve söylenti tacirlerini sadece bir grup uçuk insanın inanabileceği saçma bir sorun olarak göz ardı edemeyiz.”

Kaynak: Daniel Funke / Poynter Çeviri: Emek Akman

Kapak görseli: Brian Smithson / Flickr